Beyan Yayınları tarafından yayımlanan "Hayat Kaynağı Kur'an Tefsiri" isimli tefsirin yazarı Prof. Dr. M. Sait Şimşek ile yapılan SÖYLEŞİ

Uzun yıllar sonra Türkiye'de yerli bir tefsir yayımlanıyor. Tefsir yazmanın zorluğu ve ancak büyük bir birikimle kaleme alınacağını düşündüğümüzde sizi tanıma ihtiyacı doğuyor.

"Hayat Kaynağı Kur'an Tefsiri" isimli bu önemli eseri hazırlayan M.Sait Şimşek kimdir?
1951 yılında Mardin merkeze bağlı Kumlu köyünde doğdum. Köyde başladığım ilkokulu Ceylanpınar’da bitirdim. Yine İmam-Hatip Lisesine Mardin’de başladım ama Diyarbakır’da bitirdim. Zamanımızda İmam-Hatip Lisesinin orta kısmı dört, lise kısmı ise üç yıl idi. Meslek Liselerinde not ortalaması 8 ve üzeri olanlar sene sonunda üst sınıf veya sınıfların bitirme sınavlarına katılabiliyorlardı. Bu haktan yararlanarak İmam-Hatibin Lise kısmını bir yılda bitirdim. En büyük ağabeyim medrese hocası olduğundan her yaz birkaç hafta Arapça dersleri aldım. Ağabeyim ilme çok meraklı idi, “Ben yeterli imkân bulamadım kardeşim iyi yetişsin” diye gayret ederdi ama yaz tatillerindeki Arapça okumam iki veya üç hafta sürer; anlaşamaz ve derse son verirdik. Medreselerde hocanın her cümlesinden sonra öğrenci anladığını belli etmek için ya başını sallar veya anladığını sesli ifade ederdi. Ben bunu yapmıyordum. Anlaşamadığımız temel mesele buydu. Yaz tatilinin geri kalan kısmını bir işte çalışarak geçirirdim. Ortaokul üçüncü sınıfından itibaren sözlük yardımıyla kendi kendime Arapçamı geliştirmeye çalıştım. Yatılı okuduğumdan özellikle Ramazan aylarında arkadaşlar hatim indirmek için Kur’an okurlardı, ben genelde tefsir okurdum. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü için imtihana girdim ama İstanbul’u kazanamadım yedek listeye kalmıştım, Yeni açılan Erzurum Yüksek İslam Enstitüsüne kayıt yaptırdım. 1970 yılında Diyanet tarafından açılan vaizlik sınavını kazandım ve Erzurum’a bağlı Tekman ilçesine atandım. Enstitüyü bitirdikten sonra Vaizlik görevini Mardin Merkez Vaizliğine naklettirdim. Burada üç yıla yakın bu görevde kaldım. Ardından Gemlik İmam-Hatip Lisesi Meslek dersleri öğretmeni olarak atandım. Bir yıldan fazla burada görev yaptım. 1976 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsünde Arapça Araştırma görevliliği için sınava gidim. Sınavı kazandım, lakin bu göreve atanmam ancak 1977 yılında gerçekleşti. Araştırma görevliliği devam ederken dışarıdan Ankara İlahiyat Fakültesinde Tefsir Doktorası yaptım. Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu’nun danışmanlığında doktoramı 1984 yılında bitirdim. Burada sayın hocamın hoşgörülü ve müşfik davranışının yanında ilmî rehberlik konularındaki emeğini minnetle anıyorum. 1987 yılında aynı bilim dalında Doçent, 1994 yılında da Profesör oldum. Arapçadan 50 nin üzerinde tercümem var. Değişik dergilerde makalelerim yayınladı. Birçok sempozyumda tebliğler sundum. Kur’an İlimlerine dair altı eserim yayınlandı. Yirmiden fazla doktora öğrencisine ve çok sayıda yüksek lisans öğrencisinin tez danışmanlığını yürüttüm. Halen Konya Üniversitesi Tefsir Öğreti Üyeliği görevime devam etmekteyim.

Türkiye'de yerli-yabancı pek çok tefsir varken sizi böyle bir çalışma yapmaya iten temel faktör ne oldu, neden böyle bir çalışma yapma ihtiyacı hissettiniz?
Özellikle çağımızda telif ve tercüme yoluyla Türkiye’de pek çok tefsirin Türkçe olarak yayınlandığı doğrudur. 600-700 yıllık Osmanlı tarihinde yazılan tefsirlerden sayıca çok daha fazladır. Yazılan her tefsirin belli bir gediği kapattığı da söylenebilir. Bununla birlikte yeni tefsirlerin yazılmasına ihtiyaç kalmadığı söylenemez. Bunca yıldır tefsirle uğraşıyorum. Bir ilimle uzun süre uğraştığınızda eğer okuduklarınız üzerinde düşünüyorsanız zamanla söyleyeceğiniz şeyler oluyor. Üzerinde düşündüğünüz ayet yahut konuda tefsirlerin birçoğunda bulunmayan ve kendinize göre daha tutarlı bir açılım yakalayıp kendi kendinize heyecanlanıyorsunuz. Zamanla bunların sayısı artıyor ve onları başkalarıyla paylaşmak istiyorsunuz. Belki sürekli ders verdiğiniz için söz konusu heyecanlarınızı öğrencilerinizle paylaşıyorsunuz ama bunlar yazıya geçilmedikçe zamanla unutuluyor veya anlattıklarınız ikinci, üçüncü elden itibaren farklılaşıp başkalaşıyor. Bilindiği gibi günümüzde Kur’an meali okumak yaygın bir hal almıştır. Aslında yaygınlaşması iyi de olmuştur. Bazıları, sanki herkes yahut Müslümanların kahir ekseriyeti sahih bir İslam anlayışına sahipmiş gibi kimi ayetlerin yanlış anlaşılabileceğini ileri sürerek meal okunmasına karşı çıkmaktadır. Hata edebilirim diye Kur’an’ı anlamaya ve anladıklarını anlatmaya çalışmamak evinin önünde mükemmel bir arabası olup kaza yapabilirim endişesiyle arabayı kullanmamak, birileri çarpar diye yürümemek, hastalanabilirim diye hiçbir şey yememek… kısacası ölmektir. Kur’an birbirini açıklayan bir kitaptır. Bazen bir ayetin anlamının sınırlandırılmasını yahut bir ayetteki anlam kapalılığını başka suredeki bir ayet veya ayetler çözümler. Bu sebeple meal okuyanlar hatta mealden başka bir şey okunmasını tercih etmeyenler bile tefsirlere başvurma ihtiyacı duyarlar. Ayrıca bir ayeti anlamak ve anladığını hayatın problemlerine uygulamak başka şeylerdir. Bu gibi konularda bir başkasının anlama ve rehberliğinden istifade etmek gerekir. Bu ihtiyacı tefsirler karşılar.

“Hayat Kaynağı Kur'an Tefsiri”ni diğer tefsirlerden ayıran belirgin özellikleri nelerdir?
Az önce de ifade ettiğim gibi birçok tefsirde bulunmayan ve bana göre daha doğru ve daha tutarlı olduklarına kanaat getirdiğim ayetlerin yorumu ve değişik konularla ilgili farklı yaklaşımlarım belli bir düzeye gelince tefsir yazma ihtiyacı duydum. Mesela uç bir örnek vereyim: Tespitime göre tarihte Ehl-i Sünnet, Allah’ın kudretini, Mutezile ise adaletini öne çıkarmıştır. Ben iki kesimin her birinin diğerine pay vermemek için kendi doğrultusunda aşırı gittiğini düşünüyorum. Benim vardığım sonuç, Allah’ın hiçbir sıfatının diğerlerinin önünde olmadığı; bunların birbirlerine paralel olduklarıdır. Yani, ne kudreti adaletinin ne de adaleti kudretinin önündedir. Başka bir ifade ile kudreti adaletine ters çalışmaz. Örneğin “Allah dilediğini/dileyeni hidayete kavuşturur” ayeti ile benzeri ayetlerin hem meallerinde “dilediğini/dileyeni” birlikte kullandım hem de açıklama kısımlarında bunun gerekçesini anlattım. Tefsiri okuyanlar bununla ne demek istediğimi daha rahat anlayacaklardır. Verdiğim bu misalden farklı bakış açılarına nasıl yaklaştığım da anlaşılmaktadır. Günümüz insanına hitap etmeyi amaçladım ve Kur’an’ın hidayet oluşunu hep göz önünde bulundurmaya çalıştım. Günümüz insanını ilgilendirmeyen, çoğu zaman salt akademik olan geçmişteki tartışmalara girmedim. Geçmişte olup günümüzü de ilgilendirenlerine değindim. Burada da herkesin rahat anlayabileceği bir dil kullanmaya gayret ettim. Hayatım boyunca tarafgirlikten; mezhep ve meşrep taassubundan, ırk ve bölge milliyetçiliklerinden, grup ve sınıf ayırımından uzak durmaya ve olayları bu gözle değerlendirmeye çalıştım. Kur’an’ın konu ve ayetlerini açıklarken de bu gözle bakmaya azami gayret sarf ettim. Okuyucularım bilsin ki her söylediğimi ve özellikle okuyucuya farklı gelen açıklamalarımı defalarca sorguladım ölçtüm-biçtim ve hatta bazılarını çevremde Kur’an’la ilgilenen kimselere danıştım onlarla tartıştım ondan sonra yazdım. Burada, şu anda Muş İlahiyat Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat’ı şükranla anıyorum. Günümüz tefsirlerinin çoğu, modern ilimler alanlarına girer ve Kur’an ayetlerinin, söz konusu ilimlerin keşiflerini önceden haber verdiğini özenle zikreder hatta bazıları bundan büyük bir keyif duyarlar. Benim tespitlerime göre Kur’an’ın böyle bir derdi olmadığı gibi bu konulara girmiyor da. Sadece evrenden söz ederken modern ilimlerin sonradan varacağı sonuçlarla çelişmeyecek bir dil kullanıyor. İşte bu sebeple ilgili oldukları ileri sürülen ayetleri daha fazla açıklama ihtiyacı duyduk. Bu hususu şunun için zikretme ihtiyacı duydum: Hidayet ve insanın din olarak yapıp ettikleriyle ilgisi bulunmayan hususlardan uzak durmaya gayret ettim. Hedeflediğimi ne kadar gerçekleştirdim buna okuyucular karar verecektir.

Tefsirlerin önemli bir kısmı 5 ciltten fazlayken sizin eserinizin 5 ciltten oluşması özel bir amaçtan mı kaynaklanıyor? Neden daha geniş kapsamlı bir tefsir çalışmasını tercih etmediniz?
Yazmaya başladığımda da beş cilt olmasını hedeflemiş, soranlara: “Beş cilt olmasını hedefliyorum ama azami altı, asgari dört cilt olur” diyordum. Çünkü günümüz insanını televizyon ve internet fazlasıyla meşgul ediyor, kitap okumaya o kadar vakitleri yok. Hayatın meşgaleleri de arttı. Artan bu meşgalelerin çözümü için insan dokunmatik çözümler peşinde. Kapalı bir yere girdiğinizde elektrik kendiliğinden yanıyor, kapı kendiliğinden açılıyor, elinizi musluğun altına uzattığınızda kendiliğinden su akıyor, uzak biriyle görüşme ihtiyacınızı oturduğunuz yerden telefonla halledebiliyor, dilekçe ve şikâyetlerinizi internet üzerinden yapabiliyorsunuz, televizyon kanallarını dokunmatik bir kumanda ile arayabiliyorsunuz vs. Belki fikri meseleler dokunmatik halledilemiyor ama insan artık böyle bir haleti ruhiye içerisine girmiş, ona bir şey anlatacaksanız bu konuda kısa ve pratik bir izlemeniz, bütün bunları hesaba katmanız gerekiyor. Daha uzun yazsaydım çok daha az okunacağını düşündüm.

Okurlarınıza, özelde sizin tefsiriniz genelde Kur'an okumaları için önereceğiniz farklı bir yol, tavsiye edeceğiniz bir okuma metodu var mı?
Kendi tefsirim hakkında şunu söyleyebilirim: Kabul etme yahut reddetme duygularıyla okunmasına başlanmasını istemem. İsterim ki her okuyucu kabul ettiklerini de reddettiklerini sorgulayarak kabul etsin veya reddetsin. Allah’ın kitabı dışında hiçbir kitabın anlattıkları ve Peygamber dışında hiçbir kimsenin sözleri mutlak kabul ile karşılanmaz. Mezhep kurucusu büyük müçtehitler bu anlama gelen sözler söylemişlerdir. Onlar böyle diyorlarsa haliyle başkalarının söyledikleri daha çok teenni ile karşılanacak, dikkatli bir eleştiriden sonra kabul edilecektir. Aslında Kur’an dışında okunan her şeyle okuyucu adeta boğuşarak okumalıdır. Bu şekilde okursa daha çok yararlanacağına inanıyorum. Bir âlimin birkaç görüşünü reddetmek ne o âlimin âlim olmadığını iddia etmek ne o âlimin başka konulardaki görüşlerinden yararlanmamak gerektiği anlamına gelir. Kur’an, inanmayan için de iman eden için de hidayet rehberidir; inanmayana doğru yolu gösterir; iman edene ise doğru yolun neleri kapsadığını; nasıl iman edeceğini, nasıl ibadet edeceğini, hangi ahlâkî kurallara riayet edeceğini gösterir. Haddizatında bir âlime tabi olmak, onun her dediğini körü körüne kabul etmek değildir, onun hedeflediğini hedef edinmektir. Âlimin hedefi gerçeği yakalamak olduğuna göre samimiyetle gerçeği yakalama peşinde olmak o âlime tabi olmaktır. Kur’an’ın kendisi ayetlerinin tedebbür ile okunmasını istemektedir. Tedebbür ile okumak, ayetleri üzerinde düşünmek sözün varacağı anlamı/anlamları ortaya çıkarmaya, anlam sınırlarını belirlemeye gayret etmek, başka bir ifade ile nelerin ayetin anlamına girdiğini ve nelerin girmediğini sorgulamaktır. Kur’an Allah kelamıdır ve bir meseleyi ifade ederken kullandığı kelimeyi, kelimelerin kurgusunu gayet yerinde kullanmaktadır. Kullandığı edatı bile boşuna kullanmamıştır. O halde okunan Kur’an ise çok daha fazla düşünmek ölçüp-biçmek gerekir. İman eden için asıl olan, Kur’an’ın söyledikleridir. Kur’an’ın söylediklerini kendi görüşlerine, meşrebine, ekolüne uydurmaz aksine Onları Kur’an’ın söylediklerine göre düzeltir. Söylediğimiz şekilde tedebbür ile okuduktan sonra anladığı ayetlerde böyle davranır. Anlamakta güçlük çektiği, anlamının sınırlarını çizmekte şüphelendiği ayetlerde ise en doğrusunu buluncaya kadar kendi görüşüne, meşrebine ve mezhebine uymaya devam eder. Ama anlamakta güçlük çektiği bu gibi meselelerde iddiacı olmaz. Başkasının görüşlerine dayanarak bir başkasının görüşlerine saldırmaz, onu ehline bırakır.